Türklerden Önceki Dönemi
Afşin'in kuruluşunun Hititlere kadar
uzandığı çeşitli kaynaklarca ifade
edilmektedir. Kahramanmaraş yolu
üzerindeki Döngele Köyünde yapılan
kazılarda M.Ö.1900 tarihlerinden
itibaren bölgede Hitit uygarlığının
varlığı ortaya çıkartılmıştır.
Kahramanmaraş yakınlarındaki Himdi
köyündeki kazılardan da M.Ö.750
yıllarından itibaren, bölgede Asur
egemenliğinin varlığı
öğrenilmektedir. M.Ö. 546 tarihinde
Pers kralı Kurus 'un Lidya kralı
Krazüs' ü mağlup etmesi ile bütün
Anadolu Pers egemenliğine girmiştir.
M.Ö.333 yılında Makedonya kralı
Büyük İskender'in, Afşin-Elbistan
üzerinden İran'a yürüdüğü, daha
sonra Romalıların egemenliğine giren
Afşin'in Roma çağında Arabissos adı
ile canlı bir ticaret merkezi olduğu
çeşitli kaynaklarca
belirtilmektedir. Roma
İmparatorluğunun yıkılmasından
sonra, Bizans toprakları haline
gelen bölgeye, zaman zaman Araplar
hakim olmuşlardır. " (Baran 1985) "
779-780 yıllarında Abbasi Halifesi
EI-Mehdi 'nin Efsus, yani Afşin
yöresine gelerek, şehre yakın bir
yerde karargah kurduğu görülür.
Şehrin o zaman Yakubi mezhebine
bağlı Piskoposluklardan birinin
merkezi olduğunu öğreniyoruz.
Müslümanlar fırsat buldukça, Afşin
Elbistan ovasına akınlar yaptılar.
Buradan kayseri gibi daha kuzeydeki
bölgelere yapılan seferlerde, burayı
geçit olarak kullanıp kuzey
seferlerine buradan geçtiler. (
Sümer 1989)
Kentin en canlı dönemlerinin
Roma-Bizans çağları olduğu
Kahramanmaraş müzesinde ve ilçenin
Parkında sergilenen heykel ve
sütunlardan anlaşılmaktadır. Ayrıca
sağlık meslek lisesi (önceki sağlık
ocağı) bahçesinde Bizanslılar 'dan
kaldığı sanılan 2 m yüksekliğindeki
silindir şeklinde, düzgün geometrik
yapıya sahip bir yazılı taş da
mevcuttur. Hükümet konağı ile Afşin
Bey ilkokulunun bahçesinde çok
sayıda farklı boylarda benzer
sütunlar mevcuttur.
Kentin ilk yerleşme merkezi
olan kalede yapılan araştırmalarda
yine Bizans çağına ait olduğu
sanılan 5-6m uzunluğunda 1.5m
yüksekliğinde bir sur kalıntısına
rastlanmıştır. Çevresi konutlarla
kuşatılmış olan bu sur kalıntısı
üzerinde herhangi bir araştırma
yapılmamıştır.
Afşin yakınlarında en eski tarihi
kalıntı, kente 7 km mesafedeki
Eshab-ı Kehf
küllüyesidir. Eshab-ı Kehf
’te kiliseden dönüştürülen bir cami ribat ve kervansaray yer almaktadır.
Buradaki ilk yapıt kente hüküm süren
Bizans kumandanı Dakyanus 'tan kaçan
ilk Hıristiyanlarca kurulan bir
kilisedir.

“İlçe merkezine 35 km uzaklıkta olan
Kaşanlı köyündeki kız-oğlan kayası
olarak bilinen kaya kabartmasının,
Bizans sanatının bir örneği olduğu
İsa, Meryem ve aziz Yuhannes
figürlerinden anlaşılmaktadır. Başı
Haleli Bebek İsa, solunda aziz
Yuhannes ile birliktedir. Meryem ise
sandalyede oturur biçimdedir.
Hurman kalesi; Marabuz köyünde,
Hurman çayının kuzeyindeki sarp kaya
üstündeki yapıt, tarihi belli
olmamakla beraber Bizans döneminden
olduğu sanılan 10-15m
yüksekliğindeki surlar 8 burçla
güçlendirilmiştir.
Afşin-Tanır nahiyesine bağlı yassı
höyük çevresindeki buluntular burada
bilimsel kazı yapılması
gerekliliğini göstermektedir. Köy
çevresinde Roma dönemi su yolları,
duvarlar, bentler bulunmaktadır."
(Yurt ansikfopedisi1982-1983).
"Afşin'e 14 km mesafede bulunan
Arıtaş (Hunu) kasabasında da
Bizanslılardan kalma büyük bir höyük
bulunmaktadır.
Kasabanın merkezinde bulunan höyükte
(kale) bugüne kadar herhangi bir
araştırma yapılmamıştır. Edinilen
bilgilere göre Bizans İmparatoru
Romen Diagen 'in esaretinden sonra
meydana gelen karışıklıklardan
istifade ederek Güney Anadolu' nun
bir kısmını ve bu arada Elbistan
bölgesini de ele geçirmiş olan
Fileretos 1073 tarihinde Hunu 'da
ermeni rahiplerini toplatarak bir
Katalikos seçtirmiştir ve burasını
katalikos’ luğa merkez
yaptırmıştır." (Yinanç, M.H: İslam
ansiklopedisi dördüncü cilt).
Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı
gibi Afşin in yakın çevresinde ve
kent merkezinde bulunan tarihi
kalıntılar, Türklerden öncede
buranın çok önemli yerleşme merkezi
olduğunu göstermektedir. Bu
bilgilerden sonra şehrin kuruluş
yerinin kale ve çevresi olduğu
kesinlik kazanmaktadır. Halen
çevresi eski evlerle kuşatılmış bir
tepe üzerinde yer alan kale
kuruluşundan bu güne kadar yerleşim
yeri olarak kalmıştır.
Şehrin kuruluş yeri olarak buranın
seçilmesinin nedenleri arasında
doğal koruma sebebiyle savunmanın
kolay olması, yakınında dini
kurumların varlığı önemli rol
oynamaktadır. Örneğin
Eshab-ı Kehf
gibi kutsal bir yerin kentin
yakınında bulunması ve buraya giden
tek yolun Afşin üzerinden geçmesi,
kutsal yerleri ziyarete gelenlerin
bir kısmının Afşin de konaklaması,
doğudan batıya giden yol üzerinde
bulunması, Afşin' nin ilk çağda
önemli bir yerleşme merkezi olmasını
sağlamıştır. Ayrıca ilk çağlarda
ipek yolunun da buradan geçtiği
birçok kaynaklarca belirtilmektedir.
( Afşin’in kuruluş ve gelişmesi A.
Firikçi S. 26-29)
Afşin -Elbistan ovasında eski
zamanlardan beri her bakımdan önemli
dört yerleşim merkezi vardı: Afşin
(Arabissos, Efsûs, Yarpuz), Elbistan
(Plasta), Hurman (Aromane, Rumman),
ve Arıtaş (Hunu, Honion) Dini
bakımdan önemli olan şehir Afşin
idi. Antakya Piskoposlarından
Eudoxios ile İmparator Maurice 'nin
(582-602) Afşin de doğmaları ve Aziz
Krisostomos 'un burada yaşaması
şehrin ehemmiyetini açıkça ortaya
koyar.

Marice tarafından idare edildiği
zamanda Afşin, en parlak devrini
yaşamıştır. 584-585 yılında vukû
bulan korkunç yer sarsıntısı şehre
telafisi imkansız zararlar
vermiştir. Halife Hz. Ömer devrinde
Arapların hücumuna uğrayan Afşin'in
bir ören haline geldiği
bildiriliyor. Fakat bu felaketlere
rağmen Afşin varlığını sürdürdüğü
gibi, uzun asırlar yörenin merkezi
olmak vasfını da korumuştur. Bununla
beraber Şehrin asıl talihsizliği
Müslümanlarca Orta Anadolu'ya
yapılan seferlerin yolu üzerinde
bulunması idi. 0 zamanlar Afşin
yöresine gitmek için en sık
kullanılan yol Hades (şimdiki
Pazarcık'a bağlı Göynük köyü )`ten
pek sarp dağların içinden gidilip
Afşin ’e yakın yerdeki Akçaderbent
(şimdiki Derbent köyünün bulunduğu
yer) geçilerek ovaya ulaşılan yol
idi. Yol bu vasfını Osmanlı Devrine
kadar devam ettirmiş ve bu devirden
itibaren Ordular ve hatta büyük
kervanlarca kullanılmaz olmuştur.
779 veya 780 yılında Abbasî Halifesi
El-Mehdî 'nin Efsûs yani Afşin
yöresine gelerek şehre yakın bir
yerde karargah kurduğu görülüyor. Bu
münasebetle şehrin, o zaman Yakubî
Mezhebine bağlı Piskoposluklardan
birinin merkezi olduğunu
öğreniyoruz. Bu husus Afşin
bölgesindeki halktan mühim bir
kısmının o zamanlar Süryani asıllı
olduğunu gösteriyor. Halife, EI-Mehdî
Afşin-Elbistan ovasını pek sevmiş ve
hatta kendi adını taşıyan bir şehir
kurmayı arzu etmişti. Müslümanlar
fırsat buldukça Afşin-Elbistan
ovasına akınlar yaptılar ve Kayseri
gibi daha kuzeye yapılan seferlerde
de buradan geçtiler.
EI-Mehdî 'nin oğlu Harun Er-Reşîd
zamanında ünlü kumandanlardan
Abdurrahman B. Abdülmelik 'in Efsûs
'a bir akın düzenlediği kaynaklarda
anlatılır. Adı geçen Halifenin oğul
ve torunları zamanında da birçok
İslâm ordusu Efsûs yöresine
akınlarda bulunmuşlardır. Mamafih bu
seferlerden bir kısmı da Malatya
yolundan (Malatya-Arka-Vâdiyü'I-Hicâre-Vâdiyü'I-
Bakar konaklarından geçilerek)
yapılıyordu.
X.Yüzyılın birinci yarısında Abbasî
İmparatorluğu iyice parçalanmış,
Irak'ta bile kuvvetini
hissettiremeyecek bir duruma
düşmüştü. Bizans bundan faydalanarak
karşı taarruza geçti ve birçok
yöreleri ülkesine katmaya muvaffak
oldu. Bizans' a karşı, kuzey Suriye
ve Cezîre 'nin (Kuzey Irak ve bazı
Güney Anadolu yöreleri) hakimleri
olan Hamdanî hükümdarları karşı
koymaya çalıştı. Bu cümle adı geçen
hanedanın en büyük hükümdarı olan
Seyfü' d-devle, Bizanslıların
944-945'te K. Maraş 'tan sonra
Antakya önlerine kadar yaptıkları
bir akının öcünü almak için 946
yılında yukarı Ceyhan havzasına
girerek Es-Safsaf ve Arabissos (Efsus)'u
yağmaladı. Buradaki Es-Safsaf SÖĞÜT
demek olup bu adda bir kasaba veya
bir köy muhtemel olarak Söğütlü
çayının kıyısında bulunmakta idi.
Seyfü 'de-Devle 'nin en ünlü ve
muktedir kumandanlarından birinin
“Türk Yemek” olduğunu biliyoruz. Bu
Türk kumandanının Kimek elinin yemek
boyundan olduğu için böyle anılmış
olması muhtemeldir. (ölümü:951-2).
Bizanslılar 948-949'da Hades 'i
(Göynük) alıp surları yıktılar.
Maraş da onların eline geçmiş, Seyfü
'de-Devle şehri geri almaya
muvaffak olamamıştı. Bu cesur ve
gayretli Hükümdarın 950'de Afşin
yöresine yaptığı seferde felâket ile
sonuçlanmış ve bu yüzden bu sefere "gazvetü
'I musîbe" (felâketli akın)
denilmiştir. Gerçekten, sefer
dönüşünde Afşin Göynük arasındaki
bölgede Bizanslıların pususuna düşen
Hamdâni hükümdarı 5000 şehit, 3000
tutsak vererek ordusunun hepsini
kaybetti ve tek başına denilebilecek
bir durumda Halep'e döndü. Fakat
Seyfü 'de-Devle bu büyük felâket
karşısında asla yılgınlığa düşmedi;
951'de topladığı yeni askerlerle
Arabissos 'a yani Afşin'e geldi;
karşısında 40.000 kişilik bir Bizans
ordusunun mevki alması ve kışın da
yaklaşması üzerine Diyarbakır'a
hareket etti; oradan Halep'e ulaştı.
Bu gayretle emir, 953'de Maraş
civarında ertesi yıl da Hades
(Göynük) yakınındaki Uhaydip dağında
parlak zaferler kazandı. Zafer
sonucunda, bir çok Bizans kumandanı
tutsak alınmış ve zengin bir ganimet
ele geçirilmiştir. Fakat Seyfü'de
Devle, kuvveti kafi gelmediği için,
fazla dayanamadı 967 yılında
Seyfü’de Devle'nin vefatı
Bizanslıların işlerini
kolaylaştırdı. Başarılarını sürdürüp
sınırlarını doğuda Ani'ya, güneyde
Lazkiye' ye kadar götürmüşlerdir..
1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu'da
yerleşmeye başlayan Oğuz Türklerinin
bölgeye yönelen kolu, Afşin Bey
komutasında Bizans egemenliğine son
vererek bölgede Selçuklu
egemenliğini kurmuşlardır. Kentin
şimdiki adı olan Afşin in bölgeyi
fetheden kumandanın isminden geldiği
çeşitli kaynaklarca ifade
edilmektedir.
Afşin de en önemli tarihi kalıntı
şüphesiz
Eshab-ı Kehf
külliyesidir
."Bizans devrinde olduğu gibi
Selçuklular' ın fethinden sonra da
bir ziyaretgah haline gelen Efsus,
Eshab-ı Kehf
mağarası bitişiğinde
bulunan kilise harebeleri üzerine
13.yüzyıl başlarında Maraş valisi
Nusret Üddin Hasan tarafından ribat,
İzzettin Keykaus devrinde 1215
yılında, cami ise Alahaddin Keykubat
zamanında 1233 tarihinde inşa
edilmiştir." (Yinanç 1988).
Moğollar'ın istilasıyla parçalanan
Selçuklular Anadolu'da varlıklarını
küçük beylikler halinde
sürdürmüşlerdir. Bu beyliklerin en
önemlilerinden biriside Dulkadir
Beyliği'dir. "1395 yılında İlhanlı
hakimiyetinin çöküşü üzerine,
Elbistan ve K.Maraş’a Dulkadirliler
hakim olmuşlardır. Halep'ten
başlayarak Amanoslar'ın doğusundan
Elbistan'a kadar uzanan bölgeye
yerleşen Türkmenler, Oğuzlar'ın
Bozok koluna mensup idiler.
Dulkadirli halkını teşkil eden
cemaatler çoğunlukla Bayat, Avşar,
Beydilli boylarından idiler. Ancak
Dulkadir Beylerinin hangisine mensup
oldukları kesin olarak
bilinmemektedir. Daha çok Bayatlar
'dan olması muhtemeldir. "(Yinanç
1989) Afşin’de Dulkadir oğlu Beyliği
egemenliğinin sürdüğü 200 yıla yakın
bir dönemde, Bizanslılar 'dan kalma
kale kalıntısından başka, kentin
ticari merkezinde kalmış olan
Dedebaba türbesi de bulunmaktadır.
Türbenin konumu bu Beylik döneminde
yerleşimin kalenin kuzey batısındaki
düzlüğe kadar uzandığını
göstermektedir.
Dulkadir Beyliğinin 1522 tarihinde
Osmanlı topraklarına katılmasıyla bu
bölge Osmanlı hakimiyetine
girmiştir.
Afşin'in Selçuklular ve Dulkadir
Beyliği dönemlerinde kuzeye doğru
gelişme gösterdiği bu dönemde
yapılan eserlerde anlaşılmaktadır.
Bizanslılardan kalan kale ve
Selçuklular 'dan kalan Dedebaba
türbesinden sonra Osmanlılar
döneminde yapılan ulu camii 'de
Afşin'in kuzey yönünde gelişmiş
olduğunu kanıtlamaktadır. Bu dönemde
yapılan en önemli tarihi eser Pir
Ali (Ulu) Camii'dir.
Bu caminin yapılışı ile ilgili
bilgiler caminin kitabesinde
belirtilmektedir. (Bu camii mübareki
inşa ve tamir eden Danişment
aşiretinden Pir Ali oğlu Muhammet,
Sultan Süleyman oğlu Selim zamanında
Allah'ın rızasını ve mağfiretini
dileyerek cami de Kuran okuyan,
itikaf a girenleri Rabbim mağfired
et. Bu camiye Halis niyet ile
girilir ve çıkılır. Sene Zilhicce
ayı 978 Kurban Bayramı (1570) sen-i
hicri ve kameri.
Bizanslılar ve Selçuklular zamanında
Arabissos ismiyle anılan Afşin,
Arapların hakimiyetine geçtikten
sonra, İslamiyet döneminde "Efsus"
(Yinanç, Elibüyük 1988) almış daha
sonraki yüzyıllarda ise "Yarpuz"
(Yarpız) (Yinanç, Elibüyük 1988)
adıyla anılmıştır. Bu ad, 1944
yılında Belediye Meclisi kararıyla
Türk komutanı Afşin Bey adına
izafeten resmen Afşin olarak
değiştirmiştir.
Sultan Tuğrul ve diğer büyük
Selçuklu Devleti sultanları Alp
Arslan ve Melih Şah devirlerinde,
Anadolu'nun fethine aralıksız olarak
devam edildi. Emir Afşin'i ilk kez,
Sultan Alp Arslan zamanında tarih
sahnesinde görüyoruz. Şöyle ki;
Sultan Tuğrul'dan sonra Büyük
Selçuklu Devleti sultanı olan Alp
Arslan, 1064 yılında, Gürcistan ve
Doğu Anadolu'ya başarılı bir sefer
düzenledi ve fethettiği bölgelere
Selçuklu Valileri (Van Gölü
havzasına: Sakaroğlu Ebü Dülef'i;
Anı yörelerine: Ebussevaroğlu
Minuçehr'i; Gürcistan'a emir
Fadlun'u) atadı. Ülkenin doğu
sınırlarında da fetihler yapmak
isteyen Sultan, bir süre sonra
Anadolu'dan ayrıldı. Bununla
birlikte o, bütün Selçuklu emir ve
kumandanlarına "Anadolu'da fetihler
kesintisiz olarak sürdürmeleri "
buyruğunu verdi; özellikle 1066
yılında değerli ve deneyli Selçuklu
devlet adamı Hacip Gümüştekin'i,
Afşin ile birlikte Anadolu
fetihlerini yönetmekle
görevlendirdi. Böylece Sultan Alp
Arslan ve diğer Selçuklu emir ve
kumandanlarıyla Anadolu seferlerine
katılmış olması mümkün olan Afşin
Bey'in kaynak(arı yetersizliği
sebebiyle, ancak ilk kez, bu
tarihte, tarih sahnesine çıktığını
görmekteyiz. Afşin ve diğer
emirlerin kumandasındaki Selçuklu
birlikleri, Murat ve Dicle ırmakları
havzalarından ilerleyerek güneye
Elcezire'ye inip Ergani ve Nizip
yörelerindeki Bizans kalelerini
fethettiler, Nusaybin'i de
kuşattılar. Daha sonra özellikle
Afşin Bey, Fırat ırmağını geçerek
Adıyaman yörelerine geniş ölçüde
akınlar yaptı. Bunun üzerine Bizans
üç kumandanı Aruandanos, Selçuklu
kuvvetlerinin önünü kesip bir baskın
girişiminde bulundu ise de Hoşin
kalesi yörelerinde yapılan savaşta
ağır bir yenilgiye uğratıldı,
Aruandanos da tutsak alındı. Fakat
o; 40 bin altın kurtuluş akçesi
karşılığında serbest bırakıldı. Bu
başarılı seferden sonra Gümüştekin,
Afşin ve diğer Selçuklu komutanları,
büyük ganimet ve çok sayıda
tutsaklarla Anadolu fetihlerinde,
Selçuklu hareket üssü haline
getirilen Ahlat'a döndüler. Fakat
burada Afşin Bey, kaynaklarda adı
belirtilmeyen bir kardeşini öldüren
hacip Gümüştekin'i bir münakaşa
sırasında öldürdü. Böylece değerli
bir Selçuklu devlet adamını
öldürmesi sebebiyle, Sultan Alp
Arslan'ın gazabından korku ve
endişeye kapılan Afşin, buyruğu
altında bulunan çok sayıdaki Türkmen
atlarıyla Ahlat'tan ayrılıp batı
yönünde Anadolu içlerine dalarak
akınlara başladı. Genel karargâhını
ortaçağlarda Karadağ adıyla anılan
Amanos dağlarında kuran Afşin Bey,
gönderdiği bir kısım kuvvetlerle
Gaziantep'in kuzey batısındaki Dülük
şehrini ele geçirdi; bin atlıdan
oluşan başka bir birliği de Antakya
yönüne sevk edip akınlarda bulundu
(Agustos 1067) Daha sonra Afşin,
kuzeye Malatya ya yöneldi ve şehir
yörelerinde karşılaştığı bir Bizans
kuvvetini yenilgiye uğratıp
darmadağın etti. Ölümden ve
tutsaklıktan kurtulabilenler,
güçlükle Malatya kalesine kaçtılar.
Tohma suyu vadisi boyunca ileri
harekatını sürdüren Afşin Bey
Kayseri'yi geçici olarak fethetti.
Bunu izleyen günlerde o, Karaman
yörelerine değin akınlar yaptıktan
sonra Roros ve Amanos dağları
yoluyla Kuzey Suriye'ye gelerek
Anadolu'da ele geçirdiği çok
sayıdaki ganimet ve tutsakları,
önemli bir ticaret merkezi olan
Haleb pazarlarında sattı (1067
sonları) Ertesi yıl (1068) Halep'
den ayrılan Afşin, yeniden Antakya
yörelerine gelip akınlarına devam
etti. Onun giriştiği bu hareket
sonunda Halep-Antakya sırasındaki
bütün yöreler akınlara uğratılmış ve
dolayısıyla sayısız ganimet ve
tutsak ele geçirmişlerdir. Afşin
Bey, bu arada Antakya'yı şiddetle
kuşatmaya devam etmekteydi; şehir
neredeyse düşmek üzereydi. Fakat bu
sıralarda, Anadolu'da giriştiği
askeri hareketler ve dolayısıyla
Bizans'a ağır darbeler indirmesi
sebebiyle sultan Alp Arslan, ona
güzel bir mektup göndererek
"Kendisini affettiğini" bildirdi.
Bunun üzerine Afşin, Antakya'nın
Bizans valisiyle "100 bin altın,
savaş aletleri, değerli giysi ve
kumaşlar" karşılığında bir anlaşma
yaparak kuşatmayı kaldırdı ve
sultanın katına çıkmak üzere,
Antakya’dan ayrıldı (Nisan 1068).
İşte bu sıralarda Emir Afşin,
Ahmetşah'la birlikte Orta-Anadolu
yönünde akınlara başlayarak Sakarya
ırmağı vadisine kadar ileri
harekatını sürdürdü. İstanbul
Çukurova yolu üzerinde, önemli bir
konuma sahip olan Emirdağ
yörelerindeki ünlü Amürüyye
(Amorion) kentini ele geçirerek
yerle bir etti. Bunu haber alan ve
son derece üzülen İmparator,
Afşin'in yolunu kesmek amacıyla,
derhal harekete geçtiyse de Afşin'in
bir yıldırım hızıyla sürdürdüğü
hareket sebebiyle, bunu başaramadı
ve kış mevsiminin gelmesi sonucunda
da İstanbul'a dönmek zorunda kaldı.
Romanos Diogenes 'in İstanbul'a
dönmesinden sonraki günlerde (1069
yılı) Afşin Bey, Sandak Ahmetşah,
Türkman, Demeçoğlu Mehmet, Duduoğlu,
Serhenkoğlu ve Arslantaş ile
birlikte güneydoğu bölgelerinden
Anadolu'ya yeniden akınlara başladı.
Bu akınları önlemek üzere,
imparatorun gönderdiği kuvvetler,
özellikle Afşin Bey tarafından
bozguna uğratıldılar. Bunun üzerine
imparator, bu kez, Manuel Komnenos
ve Philaretos Brachamios
kumandalarında, Sivas ve Malatya'ya
iki ordu gönderdi, üçüncü bir
orduyla da bizzat kendisi harekete
geçerek kayseri yörelerine geldi ve
Fırat ırmağına kadar harekatta
bulundu. Onun asıl amacı, Selçuklu
harekat üssü Ahlat'ı almak
Selçukluların eline geçen belli
başlı kaleleri yeniden ele geçirmek
ve dolayısıyla Selçukluları güya
Anadolu dan çıkarmak idi. Bu planını
uygulamak üzere harekete geçen
Romanos Diogenes, Harput yörelerine
geldiği zaman Afşin ve diğer
Selçuklu komutanları, Philaretos un
savunduğu Malatya’ ya saldırarak
buradaki Bizans kuvvetlerini
yenilgiye uğratıp perişan ettiler.
Ancak çok az sayıdaki bir askeri
birlikle Malatya'dan kaçmayı başaran
Philaretos, güçlükle imparatora
katılabildi. Buna rağmen imparator,
söz konusu planı uygulamakta ısrar
ederek ilerliyordu. Fakat bu
sıralarda Afşin Bey ve adları geçen
Selçuklu kumandanları, akınlarını
sürdürerek, başta Konya ve Karaman
olmak üzere birçok il ilçe ve
kaleleri istila ile ele geçirmekte
idiler. Özellikle Orta Anadolu'nun
önemli bir şehri olan Konya'nın
Selçukluların eline geçtiğini haber
alan imparator, harekatını
durdurarak Selçuklu kuvvetlerinin
yollarını kesmek amacıyla,
Kayseri'ye geldi. İmparatorun bu
planını tespit eden Afşin Bey ve
diğer Selçuklu kumandanları, onun
bütün bu çaba ve önlemlerine rağmen
hiçbir kayıp vermeden Toros dağları
geçitlerinden güneye inerek kuzey
Suriye'deki Selçuklu harekat üssü
haline getirilen Halep`e ulaşmayı
başardılar. Böylece Romanos Diogenes,
düzenlediği bu ikinci Anadolu
seferinde de başarılı olamayarak
İstanbul'a döndü. Bununla birlikte
o, bitip tükenmek bilmeyen Selçuklu
akınlarını durdurmak için 1070
yılında, Anadolu'ya üçüncü bir
sefere çıkmak istemişse de bazı
saray mensupları, kendisine engel
olmuşlardır. Bunun üzerine o, Manuel
Komnenos'u Doğu Orduları
Başkomutanlığına atayarak Anadolu'ya
gönderdi.
Bu sıralarda, Sultan Alp Arslan'a
isyan ederek kaçmakta olan eniştesi
(kız kardeşi Gevher Hatun'un kocası)
Erbasan (Erbasgan) çok kalabalık bir
Na-vekiyye (Yabgulu) Türkmen
kitlesinin başında olarak Kızılırmak
kıyılarına gelmiştir. O'nun isyanına
kızan Sultan Alp Arslan, Afşin Bey'i
Erbasan’ı yakalayıp kendisine
getirmekle görevlendirdi. Öte yandan
Erbasan, Sivas yörelerinde,
kendisinin yolunu kesmeye çalışan
Manuel Komnenos'u bozguna uğrattı,
hatta onu, beraberindeki Nikephoros
Melisenus ve daha bazı Bizans
generalleri ile tutsak aldı. Fakat
Erbasan'ın Afşin tarafından
izlenmekte olduğunu öğrenen Manuel,
onu ısrarla Bizans'a sığınmaya razı
etti. Bunun üzerine Erbasan, Manuel
ve diğer tutsak generalleri serbest
bıraktı ve sultanın gazabından son
derece korkusu sebebi ile ailesi ve
bazı yakınları ile birlikte
İstanbul'a gitti. İmparator Romenos
Diogenes onu, sanki bir müttefik
devlet başkanı gibi çok görkemli bir
törenle karşılayıp kabul etti.
Böylece tarihte ilk kez, bir
Selçuklu Başbuğu Bizans'a sığınmış
oluyordu. Öte yandan Erbasan'ı
izlemekte olan Afşin bey, Sivas
Kayseri arasındaki Bizans
topraklarını ( işte buradaki
toprakları alması sırasında Afşin
adını bölgeye verildiğini görüyoruz)
bir yıldırım hızıyla çiğneyip istila
ettikten sonra Afyon, Uşak ,Denizli
üzerinden Marmara denizi
kıyılarından Üsküdar'a gelip burada
çadırlarını kurdu.
Afşin’de yerleşmenin Dulkadir
Beyliği döneminden itibaren, Kalenin
Kuzeybatısındaki düzlüğe uzandığını
belirtmiştik. 1944 yılına kadar
Elbistan ilçesine bağlı bir nahiye
olan Afşin’de asıl gelişme
Cumhuriyet döneminde başlamıştır.
Bu dönemde kale çevresindeki merkez
olmak üzere doğu, batı ve kuzeye
uzanan anayollar boyunca gelmiştir.
Mevcut olan Dedebaba Mahallesindeki,
Ulu cami, Dedebaba türbesi ve bu
alanın kuzeyi ile Pınarbaşı
Mahallesinin batı kesiminde
gelişmeler görülmüştür. Afşin bu
dönemin sonunda 2.8.1944 gün ve 4642
sayılı kanunla ilçe merkezi
olmuştur. Afşin’in asıl gelişmesi ve
büyümesi ilçe merkezi olduktan sonra
başlamıştır.
|